21 Kasım 2009 Cumartesi
Herkes Gider
Kimsenin olmayan bir yoldan geçerken
Kimsenin olmayan bir resmini gördüm hayatın
Büyük dalgınlar vardı
Cevapsızlar
Hiç deniz görmeyenler
Kimseye bir şey sormayanlar vardı
Kaybedenler
Hayatın büyük ırmağında
Vardı ve akıyordu
Sonra kimse kalmadı
Hiç kimse
Bağırmak için
Yalvarmak için
Çünkü herkes gitti
Çünkü herkes gitti
Mevlana İdris
Kimsenin olmayan bir resmini gördüm hayatın
Büyük dalgınlar vardı
Cevapsızlar
Hiç deniz görmeyenler
Kimseye bir şey sormayanlar vardı
Kaybedenler
Hayatın büyük ırmağında
Vardı ve akıyordu
Sonra kimse kalmadı
Hiç kimse
Bağırmak için
Yalvarmak için
Çünkü herkes gitti
Çünkü herkes gitti
Mevlana İdris
2 Mart 2009 Pazartesi
Masa Masadır
Peter Bichsel
© Isolde Ohl-
baum
Yaşlı bir adamdan söz etmek istiyorum, artık tek kelime söylemeyen, yorgun bir yüzü olan, gülümseyemeyecek kadar yorgun, kızamayacak kadar yorgun bir adamdan.
Küçük bir şehirde, sokağın sonunda ya da kavşağa yakın oturuyor. Onu tarif etmeye gerek yok aslında, diğerlerinden pek farkı yok. Gri bir şapka takıyor, gri bir pantolon, gri bir ceket giyiyor, kışın da uzun bir gri palto, kuru ve buruşuk derili ince bir boynu var, beyaz gömleğinin yakası fazla bol. Odası evin en üst katında, belki evliydi ve çocukları vardı, belki de eskiden başka bir şehirde oturuyordu. Bir zamanlar o da çocuktu mutlaka, ama çocukların büyükler gibi giydirildiği bir zamanda. Büyük annenin fotoğraf albümündeki çocuklar da öyle. Yaşlı adamın odasında iki sandalye, bir masa, bir halı, bir yatak ve bir dolap var. Küçük bir sehpanın üzerinde bir çalar saat duruyor, yanında da eski gazeteler ve fotoğraf albümü, duvarda bir ayna ve resim asılı.
Yaşlı adam sabahları gezintiye çıkıyor, öğleden sonraları gezintiye çıkıyor, komşusuyla birkaç laf ediyor ve akşamları masasına oturuyordu.
Bu hiç değişmezdi, Pazar günleri de böyleydi. Ve adam masada otururken çalar saatin tik taklarını, hep çalar saatin tik taklarını duyardı.
Sonra bir gün olağanüstü bir gün yaşadı, güneşli bir gündü, ne çok sıcak ne de çok soğuk, kuş cıvıltılarıyla dolu, güler yüzlü insanların olduğu, çocukların oynadığı bir gün – olağanüstü olan da, bütün bunların birdenbire adamın hoşuna gitmesiydi.
Gülümsedi.
"Artık her şey değişecek," diye düşündü. Gömleğinin yaka düğmesini açtı, şapkasını eline aldı, adımlarını hızlandırdı, hatta yürürken dizlerini yaylandırdı ve neşelendi. Oturduğu sokağa girdi, çocukları başıyla selamladı, evin önüne vardı, merdivenleri tırmandı, cebinden anahtarını çıkardı ve odasının kapısını açtı.
Ama odasında her şey aynıydı, bir masa, iki sandalye, bir yatak. Ve oturduğunda yine çalar saatin tik taklarını duyunca tüm neşesi kaçtı, çünkü hiçbir şey değişmemişti. Ve adam büyük bir öfkeye kapıldı. Aynada yüzünün öfkeden kıpkırmızı kesildiğini gördü, gözlerini nasıl kıstığını gördü; sonra sımsıkı yumruk yaptığı ellerini kaldırıp masaya indirdi, önce bir yumruk, sonra bir yumruk daha, sonra da masanın üzerini çılgınca yumruklamaya başladı, bir yandan şöyle haykırıyordu:
"Bir şeylerin değişmesi gerek." Ve artık çalar saati duymaz oldu. Sonra elleri sızlamaya başladı, sesi kısıldı, sonra yeniden duydu çalar saatin sesini ve hiçbir şey değişmedi.
“Hep aynı masa,” dedi adam, “aynı sandalyeler, aynı yatak, aynı resim. Ve masaya masa diyorum, resme resim diyorum, yatağın adı yatak, sandalyeye de sandalye deniyor. Neden acaba?” Fransızlar yatağa “li”, masaya “tabl”, resme “tablo”, sandalyeye de “şez” diyorlar ve birbirleriyle anlaşıyorlar. Çinliler de birbirleriyle anlaşıyor. “Neden yatağın adı resim değil,” diye düşündü adam ve gülümsedi, sonra da kahkahalarla güldü, güldü, komşular duvara vurup “Susun,” diye bağırana dek güldü.
“Artık değişecek,” diye haykırdı ve o andan sonra yatağa “resim” dedi.
“Yorgunum, resme girmek istiyorum,” dedi ve sabahları genellikle uzun süre resimde kalıp sandalyeye ne diyeceğini düşündü, sonunda sandalyeye “çalar saat” dedi. Arada sırada yeni dilinde rüyalar da görüyordu, sonra okul döneminden kalma şarkıları yeni diline çevirip onları kendi kendine mırıldandı.
Artık kalkıyor, giyiniyor, çalar saate oturuyor ve kollarını masaya dayıyordu. Ama masanın adı masa değildi artık, masanın adı halıydı. Sabahleyin adam resimden kalktı, giyindi, halıdaki çalar saate oturdu ve neye ne diyebileceğini düşündü.
Yatağa resim dedi.
Masaya halı dedi.
Sandalyeye çalar saat dedi.
Gazeteye yatak dedi.
Aynaya sandalye dedi.
Çalar saate fotoğraf albümü dedi.
Dolaba gazete dedi.
Halıya dolap dedi.
Resme masa dedi.
Ve fotoğraf albümüne ayna dedi.
Yani:
Sabahleyin yaşlı adam uzun süre resimde kaldı, saat dokuzda fotoğraf albümü çaldı, adam kalktı, ayakları üşümesin diye dolabın üstünde durdu, sonra gazeteden giysilerini aldı, giyindi, duvardaki sandalyeye baktı, sonra da halıdaki çalar saate oturup annesinin masasını bulana dek aynayı karıştırdı.
Adam için bu çok eğlenceliydi ve bütün gün çalışarak yeni sözcükleri ezberledi. Artık her şeyin adı değişmişti: O artık bir adam değil, bir ayaktı, ayak ise bir sabahtı ve sabah da bir adam.
Artık öyküyü kendiniz yazmaya devam edebilirsiniz. Sonra da tıpkı adamın yaptığı gibi diğer sözcükleri de değiştirebilirsiniz:
zil çalmak durmak demek,
üşümek bakmak demek,
yatmak zil çalmak demek,
dikilmek üşümek demek,
durmak karıştırmak demek.
Şöyle ki: Adamleyin yaşlı ayak uzun süre resimde zil çaldı, dokuzda fotoğraf albümü durdu, ayak kalkıp üşüdü ve sabahı bakmasın diye dolaba karıştı. Yaşlı adam mavi defterler satın aldı ve onları yeni sözcüklerle doldurdu, bu onu o kadar meşgul ediyordu ki, sokakta ancak nadiren görülüyordu. Sonra her şeyin yeni ismini öğrendi ve doğru sözcükleri giderek unuttu. Yalnızca ona ait olan yeni bir dili vardı artık. Ama bir süre sonra ona çeviri yapmak da zor geldi, eski dilini neredeyse unutmuştu ve doğru sözcükleri mavi defterlerinde araması gerekiyordu. Ve insanlarla konuşmak onu korkutuyordu. İnsanların şeylere ne dediğini uzun süre düşünmesi gerekiyordu.
Resmine insanlar yatak diyordu.
Halısına insanlar masa diyordu.
Çalar saatine insanlar sandalye diyordu.
Yatağına insanlar gazete diyordu.
Sandalyesine insanlar ayna diyordu.
Fotoğraf albümüne insanlar çalar saat diyordu.
Gazetesine insanlar dolap diyordu.
Dolabına insanlar halı diyordu.
Aynasına insanlar fotoğraf albümü diyordu.
Masasına insanlar resim diyordu.
Ve artık öyle bir hale geldi ki, adam insanların konuşmalarını işitince gülmesini tutamıyordu.
Birinin, “Yarınki futbol maçına siz de gidiyor musunuz?” dediğini duyduğunda gülüyordu. Ya da biri şöyle dediğinde: “Neredeyse iki aydır yağmur yağıyor.” Ya da şöyle dendiğinde: “Amerika’da bir amcam var.”
Gülüyordu, çünkü bütün bunları anlamıyordu.
Ama eğlenceli bir öykü değil bu. Hüzünlü başladı, hüzünlü bitiyor. Gri paltolu yaşlı adam insanları anlamıyordu artık, ama bu o kadar kötü değildi.
Daha kötüsü, onlar da onu artık anlamıyordu. Bu yüzden de adam artık hiçbir şey söylemiyordu.
Susuyor, sadece kendi kendine konuşuyor ve artık selam bile vermiyordu.
Çev.: Zehra Aksu Yılmazer
"Masa masadır" (Ein Tisch ist ein Tisch)
Peter Bichsel, „Kindergeschichten“
Suhrkamp Verlag, Frankfurt am Main, 1997
© Isolde Ohl-
baum
Yaşlı bir adamdan söz etmek istiyorum, artık tek kelime söylemeyen, yorgun bir yüzü olan, gülümseyemeyecek kadar yorgun, kızamayacak kadar yorgun bir adamdan.
Küçük bir şehirde, sokağın sonunda ya da kavşağa yakın oturuyor. Onu tarif etmeye gerek yok aslında, diğerlerinden pek farkı yok. Gri bir şapka takıyor, gri bir pantolon, gri bir ceket giyiyor, kışın da uzun bir gri palto, kuru ve buruşuk derili ince bir boynu var, beyaz gömleğinin yakası fazla bol. Odası evin en üst katında, belki evliydi ve çocukları vardı, belki de eskiden başka bir şehirde oturuyordu. Bir zamanlar o da çocuktu mutlaka, ama çocukların büyükler gibi giydirildiği bir zamanda. Büyük annenin fotoğraf albümündeki çocuklar da öyle. Yaşlı adamın odasında iki sandalye, bir masa, bir halı, bir yatak ve bir dolap var. Küçük bir sehpanın üzerinde bir çalar saat duruyor, yanında da eski gazeteler ve fotoğraf albümü, duvarda bir ayna ve resim asılı.
Yaşlı adam sabahları gezintiye çıkıyor, öğleden sonraları gezintiye çıkıyor, komşusuyla birkaç laf ediyor ve akşamları masasına oturuyordu.
Bu hiç değişmezdi, Pazar günleri de böyleydi. Ve adam masada otururken çalar saatin tik taklarını, hep çalar saatin tik taklarını duyardı.
Sonra bir gün olağanüstü bir gün yaşadı, güneşli bir gündü, ne çok sıcak ne de çok soğuk, kuş cıvıltılarıyla dolu, güler yüzlü insanların olduğu, çocukların oynadığı bir gün – olağanüstü olan da, bütün bunların birdenbire adamın hoşuna gitmesiydi.
Gülümsedi.
"Artık her şey değişecek," diye düşündü. Gömleğinin yaka düğmesini açtı, şapkasını eline aldı, adımlarını hızlandırdı, hatta yürürken dizlerini yaylandırdı ve neşelendi. Oturduğu sokağa girdi, çocukları başıyla selamladı, evin önüne vardı, merdivenleri tırmandı, cebinden anahtarını çıkardı ve odasının kapısını açtı.
Ama odasında her şey aynıydı, bir masa, iki sandalye, bir yatak. Ve oturduğunda yine çalar saatin tik taklarını duyunca tüm neşesi kaçtı, çünkü hiçbir şey değişmemişti. Ve adam büyük bir öfkeye kapıldı. Aynada yüzünün öfkeden kıpkırmızı kesildiğini gördü, gözlerini nasıl kıstığını gördü; sonra sımsıkı yumruk yaptığı ellerini kaldırıp masaya indirdi, önce bir yumruk, sonra bir yumruk daha, sonra da masanın üzerini çılgınca yumruklamaya başladı, bir yandan şöyle haykırıyordu:
"Bir şeylerin değişmesi gerek." Ve artık çalar saati duymaz oldu. Sonra elleri sızlamaya başladı, sesi kısıldı, sonra yeniden duydu çalar saatin sesini ve hiçbir şey değişmedi.
“Hep aynı masa,” dedi adam, “aynı sandalyeler, aynı yatak, aynı resim. Ve masaya masa diyorum, resme resim diyorum, yatağın adı yatak, sandalyeye de sandalye deniyor. Neden acaba?” Fransızlar yatağa “li”, masaya “tabl”, resme “tablo”, sandalyeye de “şez” diyorlar ve birbirleriyle anlaşıyorlar. Çinliler de birbirleriyle anlaşıyor. “Neden yatağın adı resim değil,” diye düşündü adam ve gülümsedi, sonra da kahkahalarla güldü, güldü, komşular duvara vurup “Susun,” diye bağırana dek güldü.
“Artık değişecek,” diye haykırdı ve o andan sonra yatağa “resim” dedi.
“Yorgunum, resme girmek istiyorum,” dedi ve sabahları genellikle uzun süre resimde kalıp sandalyeye ne diyeceğini düşündü, sonunda sandalyeye “çalar saat” dedi. Arada sırada yeni dilinde rüyalar da görüyordu, sonra okul döneminden kalma şarkıları yeni diline çevirip onları kendi kendine mırıldandı.
Artık kalkıyor, giyiniyor, çalar saate oturuyor ve kollarını masaya dayıyordu. Ama masanın adı masa değildi artık, masanın adı halıydı. Sabahleyin adam resimden kalktı, giyindi, halıdaki çalar saate oturdu ve neye ne diyebileceğini düşündü.
Yatağa resim dedi.
Masaya halı dedi.
Sandalyeye çalar saat dedi.
Gazeteye yatak dedi.
Aynaya sandalye dedi.
Çalar saate fotoğraf albümü dedi.
Dolaba gazete dedi.
Halıya dolap dedi.
Resme masa dedi.
Ve fotoğraf albümüne ayna dedi.
Yani:
Sabahleyin yaşlı adam uzun süre resimde kaldı, saat dokuzda fotoğraf albümü çaldı, adam kalktı, ayakları üşümesin diye dolabın üstünde durdu, sonra gazeteden giysilerini aldı, giyindi, duvardaki sandalyeye baktı, sonra da halıdaki çalar saate oturup annesinin masasını bulana dek aynayı karıştırdı.
Adam için bu çok eğlenceliydi ve bütün gün çalışarak yeni sözcükleri ezberledi. Artık her şeyin adı değişmişti: O artık bir adam değil, bir ayaktı, ayak ise bir sabahtı ve sabah da bir adam.
Artık öyküyü kendiniz yazmaya devam edebilirsiniz. Sonra da tıpkı adamın yaptığı gibi diğer sözcükleri de değiştirebilirsiniz:
zil çalmak durmak demek,
üşümek bakmak demek,
yatmak zil çalmak demek,
dikilmek üşümek demek,
durmak karıştırmak demek.
Şöyle ki: Adamleyin yaşlı ayak uzun süre resimde zil çaldı, dokuzda fotoğraf albümü durdu, ayak kalkıp üşüdü ve sabahı bakmasın diye dolaba karıştı. Yaşlı adam mavi defterler satın aldı ve onları yeni sözcüklerle doldurdu, bu onu o kadar meşgul ediyordu ki, sokakta ancak nadiren görülüyordu. Sonra her şeyin yeni ismini öğrendi ve doğru sözcükleri giderek unuttu. Yalnızca ona ait olan yeni bir dili vardı artık. Ama bir süre sonra ona çeviri yapmak da zor geldi, eski dilini neredeyse unutmuştu ve doğru sözcükleri mavi defterlerinde araması gerekiyordu. Ve insanlarla konuşmak onu korkutuyordu. İnsanların şeylere ne dediğini uzun süre düşünmesi gerekiyordu.
Resmine insanlar yatak diyordu.
Halısına insanlar masa diyordu.
Çalar saatine insanlar sandalye diyordu.
Yatağına insanlar gazete diyordu.
Sandalyesine insanlar ayna diyordu.
Fotoğraf albümüne insanlar çalar saat diyordu.
Gazetesine insanlar dolap diyordu.
Dolabına insanlar halı diyordu.
Aynasına insanlar fotoğraf albümü diyordu.
Masasına insanlar resim diyordu.
Ve artık öyle bir hale geldi ki, adam insanların konuşmalarını işitince gülmesini tutamıyordu.
Birinin, “Yarınki futbol maçına siz de gidiyor musunuz?” dediğini duyduğunda gülüyordu. Ya da biri şöyle dediğinde: “Neredeyse iki aydır yağmur yağıyor.” Ya da şöyle dendiğinde: “Amerika’da bir amcam var.”
Gülüyordu, çünkü bütün bunları anlamıyordu.
Ama eğlenceli bir öykü değil bu. Hüzünlü başladı, hüzünlü bitiyor. Gri paltolu yaşlı adam insanları anlamıyordu artık, ama bu o kadar kötü değildi.
Daha kötüsü, onlar da onu artık anlamıyordu. Bu yüzden de adam artık hiçbir şey söylemiyordu.
Susuyor, sadece kendi kendine konuşuyor ve artık selam bile vermiyordu.
Çev.: Zehra Aksu Yılmazer
"Masa masadır" (Ein Tisch ist ein Tisch)
Peter Bichsel, „Kindergeschichten“
Suhrkamp Verlag, Frankfurt am Main, 1997
28 Şubat 2009 Cumartesi
SİS OLDU ŞARKILAR

Bu kağıttan gemiyi bırakıyorum
Bu kağıttan denize..
Bakıyorum bakıyorum da bitmiyor..
Ne çok çizik atmışız yüreğimize..
Dünya ne ki; Dünya ne ki
Beyaz olan herşey biraz mavi..
İstesende istemesende
Bakarsın bir el tutmuş elini..
Bilemez kimse..
Allah dilediği gibi serper çiçeklerini
Ve çakar çivilerini dilediği gibi..
Bir can olup öylece kaldığımız an..
Bir müzik olup olup sustuğumuz seninle,,söyle bana..
Bir çocuğun elleri bırakılır mı hiç bırakılır mı?
Sana bakıyorum..
Çevirme yüzünü ben yabancı değilim..
Seninle bakıyorum bu büyük boşluğa..
Sana bakıyorum şarkılara bakıyorum..
Sis oldu şarkılar elini arıyorum..
Kalbim dünyanın ilk aşığının kalbi gibi..
Ve ruhum paramparça..
Sis oldu şarkılar elini arıyorum..
Bilemez kimse,,beyaz olan herşey..
Bazen bir cümleyi bitiremiyorum..
En son ölüm gelir..
Yinede erken deriz..
Derinlikler için bir yol vardı.
Bilmiyorum herşey bitti mi?
Bu kağıttan gemiyi bırakıyorum..
Bu kağıtan denize..
Sevgilim,,Sevgilim..
Böyle yalnızmı gidecektim
Cennetteki evimize....
Kadim dostum Mevlâna İdris Zengin'in enfes şiirlerinden biri.
Trabzonspor Taraftar Projeleri
"Trabzonspor kulübü tarafından düzenlenen Taraftar Projeleri Yarışması’nda yapılan değerlendirmeler sonucunda Ali Fuat Saruhan ve Emin Yükünç’ün “Çözümün Parçası Olmak” isimli, Trabzonspor’un kurumsal kimliğini geliştirici ve ekonomik katkı sağlayıcı projesi birinci seçildi."
Projenin resmi sitede açıklandığı sırada bir okul projesi için avrupa yakasındaydım. Metin Külünk sağ olsun, ilk o haber verip tebrik etti o saatten sonrada telefonla tebrik mesajları gelmeye başladı.
Telefonla, mail yoluyla ve buraya mesaj yazarak bu özel günde sevincimizi paylaşan bordomavi.net teki arkadaşlarıma teşekkürü borç bilirim. Asıl siz sağ olun, sizlerin hislerine beklentilerine tercüman olabildiysem ne mutlu bana.
Projenin hazırlanmasında bana yardım eden Emin Yükünç kardeşim Mimar Sinan Üniversitesi Grafik bölümü öğrencisi o da benim gibi başkalarından öğrenmiş bu haberi. ( Emin ile ilgili bir bilgi: hani internette dolaşan mavi jeans mağazasının yanında bordo mağazası görüntüsü vardır, işte onu photoshopta hazırlayan kendisidir. Normalde hiç bir mavijeans mağazasının yanında öyle bir yer yok.)
Projenin resmi sitedeki sunumunun dışında birkaç sayfası daha var ek olarak. Konsept olarak 'çözümün parçası' ve puzzle seçmemin nedeni az da olsa çorbada tuzumuz olsun, çözüme bir katkımız olabilir düşüncesi idi.
Markalaşma bir süreç ve bu doğru başlayıp doğru sürdürülmeli. Trabzonspor camiasının içerisinde daha ne cevherler güzellikler var, bunu ortaya çıkarmak lazım.
Doğru yaklaşımlar ile ortaya güzel işler çıkarabilirsiniz. Yoksa elinizde dünyanın en iyi markası da olsa sonuç tatmin edici olmayabilir. önemli olan mevcut imkânlarla maksimum fayda ve güzellikleri ortaya koyabilmek. Trabzonsporumuz yalnızca saha sonuçları ile değil hayatın her alanında ortaya yeni projeler ve değerler koyabilen büyük bir camia olduğunu göstermiş oldu.
Trabzonspor Yönetimine özelde Projelerden Sorumlu Yöneticimiz Sayın Sırrı Eren'e teşekkürlerimi bildirmek isterim. Onlar bu iletişim yolunu açmasalardı, biz bugün bu sevinci yaşayamıyor olurduk.
Benim için asıl iş şimdi başlıyor: bu projenin yaşayan ve sürüdürülebilir bir proje olması önemli olan. Bu konuda çalışmalara başladık bile, yoğun iş hayatım, avrupa birliği ve büyükşehir belediyesi için hazırladığım projelerin dışında ( biz de fikir çok ) Trabzonspor bir anda en öne geçmiş oldu. Ve projeyi doğru anlatabilmek ve bundan sonrası için sağlıklı bir yol haritası çizebilmek için Trabzonsporumuzla görüşmelere başladım bile.
Umarım Trabzonsporumuza ufacık da olsa bir katkımız olmuştur.
Projenin resmi sitede açıklandığı sırada bir okul projesi için avrupa yakasındaydım. Metin Külünk sağ olsun, ilk o haber verip tebrik etti o saatten sonrada telefonla tebrik mesajları gelmeye başladı.
Telefonla, mail yoluyla ve buraya mesaj yazarak bu özel günde sevincimizi paylaşan bordomavi.net teki arkadaşlarıma teşekkürü borç bilirim. Asıl siz sağ olun, sizlerin hislerine beklentilerine tercüman olabildiysem ne mutlu bana.
Projenin hazırlanmasında bana yardım eden Emin Yükünç kardeşim Mimar Sinan Üniversitesi Grafik bölümü öğrencisi o da benim gibi başkalarından öğrenmiş bu haberi. ( Emin ile ilgili bir bilgi: hani internette dolaşan mavi jeans mağazasının yanında bordo mağazası görüntüsü vardır, işte onu photoshopta hazırlayan kendisidir. Normalde hiç bir mavijeans mağazasının yanında öyle bir yer yok.)
Projenin resmi sitedeki sunumunun dışında birkaç sayfası daha var ek olarak. Konsept olarak 'çözümün parçası' ve puzzle seçmemin nedeni az da olsa çorbada tuzumuz olsun, çözüme bir katkımız olabilir düşüncesi idi.
Markalaşma bir süreç ve bu doğru başlayıp doğru sürdürülmeli. Trabzonspor camiasının içerisinde daha ne cevherler güzellikler var, bunu ortaya çıkarmak lazım.
Doğru yaklaşımlar ile ortaya güzel işler çıkarabilirsiniz. Yoksa elinizde dünyanın en iyi markası da olsa sonuç tatmin edici olmayabilir. önemli olan mevcut imkânlarla maksimum fayda ve güzellikleri ortaya koyabilmek. Trabzonsporumuz yalnızca saha sonuçları ile değil hayatın her alanında ortaya yeni projeler ve değerler koyabilen büyük bir camia olduğunu göstermiş oldu.
Trabzonspor Yönetimine özelde Projelerden Sorumlu Yöneticimiz Sayın Sırrı Eren'e teşekkürlerimi bildirmek isterim. Onlar bu iletişim yolunu açmasalardı, biz bugün bu sevinci yaşayamıyor olurduk.
Benim için asıl iş şimdi başlıyor: bu projenin yaşayan ve sürüdürülebilir bir proje olması önemli olan. Bu konuda çalışmalara başladık bile, yoğun iş hayatım, avrupa birliği ve büyükşehir belediyesi için hazırladığım projelerin dışında ( biz de fikir çok ) Trabzonspor bir anda en öne geçmiş oldu. Ve projeyi doğru anlatabilmek ve bundan sonrası için sağlıklı bir yol haritası çizebilmek için Trabzonsporumuzla görüşmelere başladım bile.
Umarım Trabzonsporumuza ufacık da olsa bir katkımız olmuştur.

Görüntüsü aynaya yansıyan bir ayna ne gösterir? İki okur aynı kitabı okuduklarını düşünürken, okudukları kitap aslında aynı değildir; çünkü her okur okuduğu kitaplara kendi çağrışımlarını, tecrübelerini, hayallerini katar; yani her kitap okurunun yansıdığı bir aynadır... Peki, bunun tersi de mümkün değil mi? Bir okur farklı kitapları okursa, aynı nedenlerle bunlar birbirinden çok farklı sayılmayabilir; yani okur da aslında kitabın yansıdığı bir aynadır... Ama okur ile okuduğu kitap arasında yaşanan olaylar nerede gerçekleşmekte? Bu sorunun yanıtı "kitap" değildir; çünkü sonuçta kitap yalnızca beyaz kağıtların üstündeki siyah işaretlerden oluşur ve mutlaka bir okura ihtiyacı vardır. Ama sorunun yanıtı "okur" da değildir; çünkü kitap olmazsa bütün bu süreç gerçekleşmez. Bu siyah işaretleri okuduğumuzda ruhumuzda oluşan sevinç, hüzün, sempati, sıkıntı, gülme ya da ağlama duygusu aslında nerede oluşmaktadır?
26 Şubat 2009 Perşembe
Çok Güzel Haberler Bunlar

Trabzon Ticaret Borsası tarafından özellikle deplasmanda oynanacak müsabakalardan önce Trabzonspor kulübüne gönderilecek olan fındıklar oyuncular tarafından rakip takım taraftarlarına atılarak bu doğrultudaki çalışmaya ilk start verilmiş olacak. Kolbastı oyunundan sonra önümüzdeki sezon için gümüş pul desenli gri forma giymeyi planlayarak hamsi çağrışımını güçlendirmeyi hedefleyen Trabzonspor fındığa da destek vererek, sadece sportif anlamda değil Trabzon'u ve bölgemizi simgeleyen tüm unsurlara sahip çıkma duyarlılığını sürdürecek.
Çözümün Parçası isimli Taraftar Projemizde yer alan bu öneri hayata geçmiş oldu.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)




